.
.
Nasreddin Hoca ile Timur fıkralarına konu olan olayların, gerçekte Nasreddin Hoca ile İlhanlı (Moğol) valileri arasında geçtiğini bilmeden, yıllardır Nasreddin Hoca ile Timur fıkraları anlatılır, bunlar, özellikle bir takım gerçek olaylara da uydurulup, bir amaç için yola çıkanları, arkalarından birer ikişer terk eden korkak ve ikiyüzlüleri örneklemek amacıyla kullanılır. Halbuki, tarih, daha doğru bir isimlendirme ile TARİH BİLİMİ, Nasreddin Hoca ile Orta Asya Hükümdarı Timur'un (Timurleng) çağdaş bile olmadıklarını, farklı zamanlara ait iki apayrı kişilik olduklarını kanıtlamaktadır.
Araştırmacılığın ve yazılı kaynakların önemi, böyle olaylar vesilesiyle ortaya çıkıyor. Yazılı kaynakların, sadece akademisyenlerin tekelinde olduğunu zannedenler, bu durumu kolay kolay algılayamayacaktır. Oysa araştırmacılar, o yazılı kaynakları, mantık süzgecinden geçirip bize sunmuşlar. Bakmasını ve görmesini bilerek, yanımızda, yöremizdeki kitapları şöyle bir açıp baksak, anlayacağız.
Belki bugün bulunması biraz zor ama Araştırmacı Mehmet Önder'in yazdığı Nasreddin Hoca kitabı, buna güzel bir örnek... Mehmet Önder, Eski Konya Müzesi Müdürü... 1957'de, bu görevindeyken, Akşehir'deki Nasreddin Hoca Türbesi için hazırladığı proje, Akşehir Belediyesi tarafından yaptırılmış. Muhtemelen, Nasreddin Hoca Türbesi'nin bugünkü şeklini ona borçluyuz. Mehmet Önder, Nasreddin Hoca ile ilgili bilgileri tarihî kaynaklardan derlemiş ve en önemlisi de, tarihin "Karşılaştırmalı bir bilim disiplini" olduğunu kanıtlayacak şekilde bu bilgileri başka kaynaklarla karşılaştırmış. Mehmet Önder'in kitabı, 1971 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmış. Ben bu kitabı 1996'da Beyazıt'taki Sahaflar'da bulmuştum.
Kitabın Nasreddin Hoca ve Timur efsanesi ile ilgili bölümlerini tarayarak buraya alıntılıyorum. Kitabın, 1960'lı yılların Türkçe imlâsı ve içeriği ile yazılmış kısımları, aynen bırakılmıştır. Kitaptan alıntılanan ilgili kısım ve taranmış kitap kapağı, ektedir.
Levent Elpen
***
AKŞEHİR'DE BİR MOĞOL ŞEHZADESİ
Nasreddin Hoca'nın Akşehir'e yerleştiği günlerde, siyasî bir üzüntü memleketi baştanbaşa sarmıştı. Selçuklu Sultanı İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev, 26 Haziran 1243'de Kösedağı derbendinde, Moğol ordusuyla yaptığı meydan savaşında amansız bir bozguna uğradı. Bayçu kumandasındaki fillerle donatılmış otuz bin kişilik Moğol ordusu, aç kurtlar gibi Anadolu'ya yayıldı, köyler, kasabalar yakıldı, yağma edildi. Sonunda Selçuklular Moğollara vergi vermek ve onların egemenliklerini tanımak zorunda kaldılar. Artık bundan sonra Selçuklu Sultanları, beyleri, vezirleri, Moğol Hanlarının ya da onların Anadolu'ya tâyin ettikleri adamlarının emri altındaydı. Bu durum, Selçuklu saltanatının sonuna kadar sürdü.
İşte bu yıllarda, bir Moğol Şehzadesi de Akşehir'e gelmiş ve burada karargâh kurmuştu. Moğol askerlerinin halka yaptığı eziyet neyse ama, hele bir filleri vardı ki, günlerdir, başıboş geziyor, çarşıda, pazarda, bağda, bahçede ne bulursa silip süpürüyordu. Halk, bu obur filden yaka silkiyordu. Hiç olmazsa buna bir çare bulmalı, biraz da başka yerlerde otlamalıydı. Toplanıp, aralarından bir heyet seçtiler. Heyetin başkanlığına da Nasreddin Hoca getirilmişti. Hep birlikte, Moğol Şehzadesine baş vuracak, Akşehir halkının konuklarından hoşnut olduğu, yalnız şu başıboş gezen filin, biraz da çevre kasabalara gönderilmesinin iyi olacağı, tatlılıkla arzedilecekti. Heyet toplu halde, Şehzadenin çadırına geldi. Bir korku, bir ürperti vardı içlerinde.. Ya adam öfkelenirse.. O zaman, başın gövdeden ayrılması işten bile değildi. Bu sırada (— İçeri buyurun.) denmişti. Nasreddin ilk adımı attı, huzura girdi. Şöyle geriye doğru bir göz atacak oldu.. Eyvah çadıra kendisinden başka kimse girmemişti. Geriye dönemezdi, kısa bir şaşkınlık geçirdi. Adamakıllı kızmıştı. İçinden: (Ben size gösteririm) dedi. Kendini toplıyarak Moğol Şehzadesini selâmladı.
—Ne istiyorsunuz?
Bu sert ve korkunç ses Nasreddin'i bir daha titretti. Ne istiyecekti. Şu obur filin Akşehir'den def olup gitmesini.. Ama kendisiyle gelen heyetten şimdi kimseler görünmüyordu. Onlardan bunun öcünü almalıydı. Söze başladı:
— Şehrimizi şenlendiren filler için Akşehir'liler adına teşekkürlerimi arzederim. Ne var ki zavallı fil yalnız olduğu için inleyip duruyor. Bu da bizi üzüyor. Ferman buyursanız da dişisini gönderseler.
Moğol:
—Pek âlâ, düşünelim..
Dedi. Nasreddin kan ter içinde çadırdan çıkmıştı. Yarı yolda, heyet üyeleri karşıladı:
— Aman çabuk söyle, ne yaptın?
Nasreddin güldü:
— Müjde arkadaşlar, filin dişisi de geliyor.
Nasreddin Hoca'nın Moğol Şehzadesi ile arası iyi gidiyordu. Zekâsı, sohbeti, hoş halleri ile adamı avucunun içine almıştı. Bundan Akşehir de çok faydalanıyordu, artık ne fil kalmıştı, ne zulmeden askerler. Halk Hoca'ya dua ediyor:
— Sensin başımızdan bu belâyı defeden, sen olmasaydın halimiz nice olurdu.. Diyorlardı.
Hoca ile Moğol Şehzadesi arasında geçen olayların çoğunu dinlemişsinizdir. Bunları burada uzun uzun anlatmıyacağız, sırası gelince bir ikisine dokunup geçeceğiz. Yalnız şurasını hemen söyliyelim ki halk arasında bu fıkraların tümü Timur'a mal edilmiştir. Bu Timurleng meselesini de bizim Evliya Çelebi ortaya atmıştır. Şöyle ki, Evliya Çelebi, Seyahatnamesinin üçüncü cildinde, Hoca'mızın Akşehir'deki Türbesinden söz ederken:
(Kendisi Akşehirlidir. Gazi Hüdâvendigâr'a yetişip, Yıldırım Han asrında yetişmiştir. Açıkça fazilet sahibi olup, hazır cevap keramet sahiplerinden, hâkîm, din ve dünya işlerinde doğru bir ulu kişi idi. Timur ile bulunmuştur. Timur Han, sohbetinden hoşlanıp O'nun hatırı için Akşehir'i affedip, yağma ettirmemiş, yıktırmamıştır. Bütün dillerde işbu bilgin Hoca'nın söz ve şakaları darb-ı mesel haline gelmiştir..)
Der, daha sonra Nasreddin Hoca ile Timur arasında geçtiği sanılan şu hikâyeyi anlatır:
HOCAMIZ TİMUR'UN ÇAĞDAŞI DEĞİLDİR
Evliya Çelebiye göre, bir gün, Hoca ile Timurleng, hamama gitmişler. Bir aralık Timur Hoca'ya:
— Hocam ben bir cihan padişahıyım. Satılmaklığım lâzım gelse, bana ne paha biçersin?..
Diye sorar. Hoca:
—Kırk akça..
Der. Timur kızarak:
— Behey Hoca, yalnız belimdeki peştemal kırk akça eder.
Deyince. Hoca cevap verir:
— Ben de yalnız peştemala paha biçmiştim..
Bu cevap, Timur'un çok hoşuna gider.
Ne var ki, bu hikâye, Nasreddin Hoca'nın değil, (Ahmedî) mahlasını taşıyan şâir Taceddin İbrahim İbni Hızır Bey'e aittir.
Lâtifi Tezkeresine göre (S: 82) Sivaslı, Osmanlı Müelliflerine göre (C: 2. S: 73) Amasyalı olan şair Ahmedî, Yıldırım Beyazıd devrinde yetişmiş, Timur'un Anadolu'yu zaptından sonra bir aralık onun musahibi olmuş, sohbet ve nükteleriyle sevgisini kazanmıştır. Timur, Anadolu'yu fethettikten sonra, Yıldırım'ın oğullarından Emir Süleyman'ın yanına giden Ahmedî, 1405 yılında O'nun adına (İskendernâme) adlı eserini yazmıştır. Ahmedî ile Timur arasında geçen yukarıdaki peştemal fıkrası ise, Bursalı Lâmiî'nin Letaif'inde aynen yer almaktadır.
Hal böyle iken, Nasreddin Hoca'yı Yıldırım ve Timur devrinde yaşamış gibi göstermek büyük bir yanlışlığın içine düşmek, demektir. Üstelik Yıldırım Beyazıd devrinde, Nasreddin Hoca'nın çoktan ölmüş ve üzerine Türbesinin de yapılmış olduğu bilinmektedir. Şöyle ki:
Nasreddin Hoca Türbesinde, sandukanın üzerindeki kubbeyi tutan altı tane kalın mermer sütun üzerine, âdet olduğu şekilde ziyaretçiler tarafından yazılan notlar yazılmıştır. Bunlardan biri, koyu siyah mürekkeple ve sülüsle Arapça bir cümledir. Türkçesi şöyledir: (Yazı baki, ömür fânidir. Kul âsi, Tanrı affedicidir. Bu yazıyı, Yıldırım Beyazıd Hazretlerinin askerlerinden Hakir Mehmet 796 yılında yazdı.)
Bu nota göre, 796 H. (1398 M.) yılında, Yıldırım Beyazıd ordusu buradan geçerken Mehmed adlı bir asker, Türbeyi ziyaret etmiş ve zamanın mürekkebiyle bu satırları yazmıştır.
Nasreddin Hoca, o zamanlar sağ olsaydı, bu satırların burada yer alabilmesi mümkün olabilir miydi?.
Evliya Çelebi'nin bir hatasıyla Hoca'yı Timur'la çağdaş göstermesi ne yazık ki, son yıllarda mizah yazarı Çaylak Tevfik tarafından (Letaifi Nasreddin Hoca) adı ile yazılan eserde aynen tekrar edilmiş, bu yanlış, bütün batılı yazarlar tarafından da aynen aktarılmıştır.
Biz bu yanlışın bir benzerlikten ileri geldiğine inanıyoruz. Sözümüzün başında da açıkladığımız gibi, Nasreddin Hoca'nın yaşadığı Selçuklular devrinde, Anadolu, üst üste Moğol akınlarına sahne olmuş ve Moğollar, Anadolu'ya şehzade ve kumandanlar göndererek devleti idare etmişlerdir. Bayçu Noyan, Keygatu (Keyhato) bunlar arasındadır. Bilhassa, Moğol Hükümdarı Argun'un yerine geçen Şehzade Keygatu, sekiz yıl, Anadolu'da Moğolları temsil etmiş, maiyetiyle birlikte, Aksaray'da Ilgın'da, Akşehir'de, aylarca oturmuştur. 1291 yılında hükümdar olarak Anadolu'dan ayrılan ve 1295'de ölen Keygatu'nun, Akşehir'de Nasreddin Hoca ile tanışmış, sohbet etmiş ve ondan hoşlanmış olması akla gelmez mi? Aralarında geçen sohbetler yüz bu kadar yıl sonra, yine aynı soydan, yine Akşehir'de karargâh kurmuş bir hükümdara mal edilemez mi? Elbette edilir..
MOĞOL ŞEHZADESİ KEYGATU İLE CİLVELEŞMELERİ
Aynı yerde geçen siyasî olayların, birbirine benzeyişleridir ki, Nasreddin Hoca, Timur devrine çıkarılmış, birçok fıkralar ona izafe edilmiştir. Örneğin, şu fıkra Timurleng'e izafe edilmişse de, aslında, Akşehir'de konaklıyan Moğol Şehzadesi Keygatu'ya aittir:
Hoca, nar gibi bir kaz kızartır, tepsiye koyarak hükümdara götürmek üzere yola düşer. Yarı yoldayken canı kaynar, dayanamaz, bir budunu ağzına atıverir.
Huzura girer, tepsiyi hükümdarın önüne sürer. Hükümdar kazı şöyle bir süzdükten sonra, sorar:
— Hocam, hani bunun bir ayağı?
Hoca, istifini bozmaz:
— Devletlim. Bizim Akşehir'de kazlar hep tek ayaklıdır.
Biraz durur, yutkunur, sonra pencereden dışarıyı göstererek:
— İnanmazsanız, çeşme başındaki şu kazlara bakınız.
Gerçekten, çeşme başında güneşliyen kazlar, tek ayak üzerinde uyuyorlardı. Hükümdar şaştı. Tam bu sırada, aksilik ya.. Nöbet davulu (kös) vurulur. Gürültüden ürken kazlar, o yana bu yana kaçmaya başlarlar. Hükümdar bunu görünce, Hoca'ya :
— Hey Hoca, hani Akşehir'in tek ayaklı kazları.. Baksana, hepsinin ayakları çift.
Hoca, kıs kıs gülerek, davulun tokmağını gösterir:
— Devletli.. O çomağı sen yeseydin, iki değil, dört ayaklı olurdun..
Cevabını verir.
Moğol Şehzadesi, rüyasında, kendisini rahatsız etti diye, adamlarından birini öldürtmüş.. Hoca bunu duyunca, pılıyı pırtıyı topladığı gibi, yola düşmüş. Akşehirliler:
— Aman Hoca.. Etme eyleme.. Bu adamla bir sen başa çıkarsın. Sen gidersen hâlimiz nice olur?
Diye yalvarmağa başlamışlardı. Hoca:
— Güzel ama, bu adamı uyanıkken idare ediyorduk. Fakat, rüyasına girmemek, girince de arzusuna göre hareket etmek, elimde değil ki. Ben ne yapabilirim?
HOCA’MIZ SULTAN ALÂEDDİN'LE..
Hoca'yla Moğol Şehzadesi arasındaki cilveleşmeleri anlatmaya kalksak, söz çok uzar.. Şunu bir kere daha söyliyelim ki, Hoca, şeksiz-şüphesiz, Selçuklu devri adamıdır, Osmanlı devri değil.. Bunu, el yazması, eski (Letaif-i Nasreddin Hoca) kitaplarıyla da ispatlamak kolaydır. Hatta, bu kitaplarda, Nasreddin Hoca ile Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad arasında geçen bilmediğimiz fıkralar da vardır. Bu kitaplardan birisi, bugün, Paris'teki (Bibliotheque Nationale) dedir. Yazısı ve kâğıdından XVI. Yüzyılda yazıldığını sandığım bu Türkçe eserdeki fıkralardan biri aynen şöyledir:
(Bir gün Sultan Alâeddin, füzelâya ziyafet vermiş ve Hoca'yı da çağırmış. Hoca, kölesi İmad'la beraber davete icabet eylemiş. Sultan, Hoca'ya tazim-ü takrim edüb elinde tuttuğu bir elmayı vermiş. Hoca, elmayı alınca filhal ısırıp yemiş. İmad, Hoca'yı tenhaya çeküb demiş: Hoca, küstahlık oldu. Sultan elmayı verince yanında yedin. Hoca: Ya ne yapmak gerek, demiş. İmad: Koynuna koymak gerek, cevabını vermiş. Bade taama oturulmuş. Sultan, Hoca'yı yanına almış. Ortaya kaz gelmiş. Sultan, kazın yağlı bir budunu kopararak Hoca'ya vermiş. Hoca, budu alıp koynuna sokmuş. Sultan şaşırmış: Hoca niçin böyle eyledin, demiş. Hoca cevap vermiş: Sultanım, İmad'ın sözüne itimad edenin hali budur..).
Kitapta, bu sultanın kaçıncı Alâeddin Keykubad olduğu yazılı değil.. Bilindiği gibi, birincisi, 1237 yılında zehirlenerek ölmüştür. Hoca, bu yıllarda çok gençtir. Sultan sarayına davet edilecek kadar, daha şöhreti yoktur. İkinci Alâeddin Keykubad, 1249 yılından sonra, kardeşleri İzzeddin Keykâvus II. ve Kılıçarslan IV. ile bir süre, ortaklaşa tahta oturmuştur. Üçüncü Alâeddin Keykubad ise, Hoca'nın mezartaşındaki bilinen ölüm tarihinden çok sonra, ancak 1296 yılında tahta oturduğuna göre, Hoca'mızla görüşenin Sultan İkinci Alâeddin olması, daha akla yakındır. Olay doğruysa, bu yıllarda Hocamız, Saray'a davet olunacak kadar şöhret sahibidir..
Son yıllarda, Nasreddin Hoca'nın kişiliği üzerine yapılan araştırmalarda, aslı Paris'te (Bibliotheque Nationale) da bulunan yazma, anonim bir (Selçuknâme) kaynak gösterilerek, O'nun Çobanoğullarmdan Hüsameddin Çobanoğlu, Alp Yürük'ün torunu, Muzaffereddin Yavlak Arslan'ın oğlu Nasreddin Mahmud olduğu, bu adamın Kastamonu'da beylik ettikten sonra, Selçukluların hizmetine girdiği, 1283—1291 yılları arasında, Konya'da bulunduğu, bir aralık saltanat naipliği yaptığı, zamanında, Moğol Hanı Keygatu'nun Anadolu'da yapmak istediği kötülüklere mâni olduğu, Konya ve Akşehir halkının Onun sayesinde rahat yaşadığı, bu zatın hoşsohbet bir kişi olması ile, bunun Nasreddin Hoca'dan başkası olmıyacağı ileri sürülmüştür (1).—
Cesurca ortaya atılan bu iddia üzerine uzun tartışmalar olmuştur. Selçuklu sarayında müstevfî (Maliye Nâzırı) gibi önemli bir görevi olduğu bilinen ve 1300 yılından sonra Kastamonu'da öldürülen bu devlet adamı ile, fıkraları içinde başındanberi hayat hikâyesini izlediğimiz şu bizim köy çocuğu, halk adamı, fakir Nasreddin Hoca'yı nasıl bağdaştırabiliriz, bilmem? Onu, saray kurallarını bilmeyen hoşsohbet bir halk adamı olarak, kölesi ile birlikte Sultan Alâeddin'in davetlileri arasında görebiliriz ama, bir bey, bir maliye nâzırı, bir saray adamı olarak tanımağa ve görmeğe bilmem hakkımız var mıdır? O, Nasreddin Hoca üzerine bir eser yazan E. Sausset'nin dediği gibi: (Sırasında kadı, sırasında müderrislik etmiş, fakir bir köy imamıdır.) Ne saraylarda oturmuş, ne de bir devletin hazinelerini idare etmiştir. O, acıkan, dert çeken, uman, isteyen, efkârlanan, sonunda efkârını bir nüktede boğan halktır, halk adamıdır, su katılmamış Anadoluludur. O kadar halktır ki, birgün beylik boğasını, döl almak için hükümet çiftliğine satın alırlar. Fakat azgın boğa, devlet çiftliğine girdikten sonra, önüne sürülen ineklere aldırış etmemekte, şöyle bir bakıp başını çevirmektedir. Hoca'ya söylerler:
— Senin yedi köye yeten boğan yok mu, hükümete girdikten sonra, ineklere yüz vermez oldu.
Hoca güler:
— Elbette öyle olacak.. Devlet memuru oldu, «bugün git, yarın gel!.» diyor..
Hoca'yı, Saraylarda, devlet kapısında değil, halkın içinde aramak gerek..
1) İsmail Hami Danişmend, 23 Kasım 1940 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
YAZMA KİTAPLARDA NASREDDİN HOCA
Yine bir yazma eserin sayfaları arasında sıkışıp kalan şu hikâye de güzeldir:
Hoca'nın medrese arkadaşlarından biri Selçuklu Sarayı'na vezir olur. Bir gün Hoca'yı hatırlar, adamlarını çağırır. Hoca'yı Konya'ya dâvet eder. Adamlar emri alır almaz dört nala Akşehir'e gider, apar-topar Hoca'yı alır, vezirin sarayına getirirler. Vezir, Hoca'ya:
—Gördün ya, vezir olur olmaz seni hatırladım.
Deyince, önceden tepesi almış olan Hoca:
—Allahaşkı için bundan sonra, kazara bir başka şey daha olursan, bir iyilik et te beni hatırlama!.
Der ve utandırır.
Burada bir konuya dokunmadan geçemiyeceğiz: Ölümünden sonra kazandığı dev şöhret, Nasreddin Hoca'yı kısa zamanda ülkeler aşırı, bir güldürü ustası olarak tanıtır. Hikâyeleri, Doğu'dan Batı'ya yayılır. Çeşitli dillerde anlatılır. Bu, Onu başkalarıyla karıştırır. Hoca'nın olmıyan, birçok hikâyeler, Hoca'ya mal edilir. Bu durum içinde Hoca bazı kez aptal, bazı kez meczup görünür. Birçok yerlerde ham sofu, birçok zamanlarda Bektaşî olur. Başkalarının bilinen, Nasreddin Hoca'dan önce de kitaplara geçen hikâyeleri de Hoca'nın malı olarak, ortaya çıkar. Örneğin, Hoca'dan çok önceki devirlerde yaşadığı bilinen, Arapların tanınmış bir güldürü kahramanı Cuha vardır. Onun hikâyeleri çoğu zaman Nasreddin Hoca'ya mal edilmiştir: (Edilsin, bundan ne çıkar?) diyip geçerseniz, Hoca'nın kişiliğini yitirir, onu her kılıkta görünen bukalemun tipli bir adam yaparsınız. Hikâyelerine bağlanmıyan bir Nasreddin Hoca, gerçek Nasreddin Hoca değildir.
Cuha'nın tanınmış bir hikâyesi vardır. Bu hikâye, Mevlâna'nın Mesnevî'sinde de Cuha'ya mal edilerek geçer. Şöyle ki:
Bir gün Cuha, iki okka et alır, evine gönderir. Karısı çok oburdur, eti güzelce haşlar, oturur yer. Çuha akşam eve dönünce, karısına: (— Et nerede?) diye sorar. Karısı:
(— Ah sorma, kocacığım, eti bizim kedi kaptı..) deyince, Cuha hemen kediyi yakalar, kantara çeker. Tam iki okka.. O zaman karısına: (— Behey hatun, kedi buysa et nerede, et buysa o halde kedi nerede?) diye çıkışır.
Şimdi, birçok yerlerde ve kitaplarda bu hikâye'yi Nasreddin Hoca'ya mal ederler.
Nasreddin Hoca'nın en doğru hikâyeleri, şüphesiz en eski tarihli, yazma Nasreddin Hoca kitaplarında geçen hikâyelerdir. Bunlardan biri, bugün (Letaif-i Nasreddin Hoca) adıyla Paris'te (Bibliotheque Nationale) dadır. Tarihsiz, fakat XVI. Yüzyılın başlarında yazıldığını sandığımız bu Türkçe eserin başında, eserin beş bölümde toplandığı, birinci bölümde kendisiyle ilgili hikâyelerin, ikinci bölümünde kendisiyle kadınlar arasında geçen olayların bulunduğu, üçüncü bölümün oğlu ve kızına, dördüncü bölümün kendisi ile eşeğine, beşinci bölümünse, kölesi İmad'la aralarında geçen olaylara ait olduğu kayıtlıdır. Gördüğümüz öteki yazma (Letaif-i Nasreddin Hoca) lar da aşağı-yukarı bu bölümlere ayrılmakta, hikâyeler bu bölüm başlıklarıyla sıralanmaktadır. Ancak en eski yazma nüshalarda Hoca'ya ait 40-50 hikâye bulunduğu halde, daha sonraki yüzyıllarda yazılanlar, 150-200 hikâyeyi içine almaktadır. Bununla anlaşılmaktadır ki, sonradan birçok hikâyeler Nasreddin Hoca'ya mal edilmiş, ya da sözlü olarak dilden dile dolaşan fıkralar, bu derlemelere yazılı olarak girmiştir.