31 Ocak 2009 Cumartesi

Cafcaf Mizah Dergisinin 20. sayısı çıktı

.

Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız.

Dış Basından

.

Karikatürist ve heykeltıraş Mehmet Kabak vefat etti

.
Mersin Üniversitesi emekli öğretim görevlisi Mehmet Kabak vefat etti. Mersinliler tarafından çok tanınan ve sevilen biri olan Mehmet Kabak Mersin'in bir çok yerine anıtlar yapmıştı.
Uzun yıllar Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde görev yapan Öğr. Gör. Mehmet Kabak, 2008 yılında bu üniversiteden emekli olmuştu. Resimden, heykele, şiirden karikatüre kadar sanat alanında çok sayıda eseri olan Kabak, Mersinliler tarafından da çok tanınan ve sevilen bir sanatçıydı.

30 Ocak 2009 Cuma

Tenten geliyor Tenten

.
Çizgi roman kahramanı Tenten sinema perdesinde boy gösterecek. Yönetmenliğini Steven Spielberg’ün yaptığı filmde Tenten karakterini genç ve yetenekli aktör Jamie Bell canladıracak

Sinema sanatının önemli bir parçası haline gelen çizgi roman uyarlamaları, örneklerini çoğaltmaya hız kesmeden devam ediyor. Bu kez gündemde olan uyarlama ise çizgi roman dünyasının en önemli ve köklü kahramanlarından biri olan, Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı ve pek çok kez beyazperdeye uyarlansa da bir türlü hak ettiği değeri göremeyen Tenten... Beklenen filmin detayları ise yavaş yavaş açıklanıyor ve sinemaseverlerin filme yönelik merak ve ilgileri de artıyor.
Filmi, dünyaca ünlü ve Oscar ödüllü yönetmen Steven Spielberg’ün yapacağı yönündeki haber sinema dünyasını meşgul ederken, filmde başrolü yani Tenten’i hangi aktörün canlandıracağı belli oldu: Variety dergisinin haberine göre, Tenten rolünü 22 yaşındaki aktör Jamie Bell’in oynamasına karar verildi. Haberde, Tenten’in maceralarından anımsadığımız Kızıl Korsan karakterini ise son James Bond filmi Quantum of Solace’da başrol oynayan Daniel Craig’in canlandıracağı bilgisi de var.
Bununla birlikte Spielberg ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin Yeni Zelandalı yönetmeni Peter Jackson’ın, Tenten serisinin beyaz perdeye aktarılması için anlaşmaya vardıkları ve Jackson’ın filmin yapımcılığını üstleneceği de filmle ilgili kesinleşen detaylar arasında yer alıyor. Tenten serisinin, gerçek aktörlerin oynadığı animasyonlar biçiminde çekileceği de belirtiliyor.
Serinin sinemaya aktarılacak ilk kitabı Tekboynuz’un Sırrı/Le secret de la Licorne’un çekimleri geçtiğimiz hafta başladı. Serinin ikinci filmi ise Jackson tarafından çekilecek ve proje tamamlandığında ortaya bir üçleme çıkacak. Spielberg, Tenten’i beyaz perdeye taşıyacağını iki yıl önce açıklamıştı. Filmin önümüzdeki sene gösterime girmesi planlanıyor.
Büyük bir sorumluluk alıp çizgi roman tarihinin en önemli kahramanlarından birini canlandıracak olan Jamie Bell, 14 Mart 1986 doğumlu gencecik bir oyuncu. Ancak 2000 yılında başladığı kariyeri başarılarla dolu genç yıldızın. 2000’de başrolünü üstlendiği Billy Elliot filmiyle büyük bir çıkış yapan aktör, sergilediği başarılı performansla henüz 14 yaşındayken En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde BAFTA ödülünü almayı başarmıştı. İngiltere doğumlu genç oyuncu, bu rol için 2 bin aday arasından seçilmişti.
Ödül kazanmasının ardından da hızı kesilmedi Bell’in. 2002 yılında Deathwatc ile, Nicholas Nickelby, 2004’te Undertow, 2005’te ise üç filmde birden rol aldı. Thomas Vinterberg imzalı Dear Wendy, Arie Posin tarafından yönetilmiş kara komedi The Chumscrubber ve Peter Jackson’ın yeniden sinemaseverlere sunduğu klasik King Kong ile izleyicilerin karşısına çıktı Jamie Bell... Sinema filmlerinin dışında Amerikalı punk grubu Green Day’in Wake Me Up When September Ends şarkısının videosunda boy gösterdi. 2006’da Flags of Our Father’da oyunculuğa devam eden Bell, 2007’de de tek filme imza attı ve Hallom Foe adlı yapımda başrol oynadı.
Geçtiğimiz yıl iki film çeviren genç aktör, bir bilimkurgu filmi olan Jumper’da ve İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen Defiance‘da rol aldı. Yıldızı hızla yükselen oyuncunun Tenten’i canlandırdıktan sonra işlerinin iyice açılacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Biri bunları söylemeliydi!

.
Hacer ALKAN
hacer@internethaber.com
.
Biz biliyoruz, alışkınız Erdoğan'ın bu hallerine... Kızdı mı kafasının tası attı mı dili bıçak gibi olur... Yok öyle diplomasi lisanıymış, yok diplomasi adabıymış... Bizim başbakanımız Kasımpaşalı, 'duygusal lisan" ile konuşur o... Kızdı mı bitmiştir...

Bir modarötör kalkıp da sözünü kesecek...
Başbakanı kolundan çekiştirecek...
Bizim başbakanımız da buna ses etmeyecek...
Herhalde o modarötör hayatının dersini aldı...
Ne yalan söyleyeyim bunu hak etti de...

Şimdi muhalefet "lisan"dan vuracak...
Konuşma adabı bu mudur?
Diplomasi lisani bilmez misin? diyecekler...
Bir bakıma haklı olabilirler...

Ama olayın bir diğer yönü var ki..
Bu "duygu lisanı" Arap camiasını mest edecek...
Artık Ahmedinejad ve Chavez out...
Kasımpaşalı Erdoğan in olacak...
Çünkü liderlerinden duymadıklarını ondan duydular...
O yüzden de bu ayağa kalkış büyük alkış alacak...
Sokaktaki halk için Erdoğan komşudaki yeni liderleri olacak...

Türkiye'ye gelince...
"Ananı da al git" dedi yine sevildi...
"Askerlik yan gelip yatma yeri değil" dedi yine alkışlandı...
Onun 'duygu' dilini bu halk kızsa da hep sevdi...
Kahvedeki insan bu tavra sadece;
"Helal olsun" diyecek, "tam destek" verecek...
Elbette yüzde 47'ye de biraz ek yapacak...

Özetle şunu diyebiliriz...
Diplomasi lisanı elbette önemlidir...
Ama "Gazze'deki zulüm" bundan da önemlidir...
Erdoğan'ın o sözleri belki çok sertti...
Ama birinin de bunları söylemesi gerekliydi...
Diplomasi dili yerine "duygu lisanı" şart olmuştu...

Mollasalihoğlu'nun Çizgisinden

.
Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız

29 Ocak 2009 Perşembe

GAZETECİLİK ÖDÜLÜ

.
Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız
.
İzmir Gazeteciler Cemiyetinin Geleneksel "Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Gazetecilik yarışması" sonuçları belli oldu. Gazete çalışanlarının katıldığı, bir çok dalda düzenlenen yarışmada, "Karikatür Teşvik Ödülünü" Mustafa Yıldız kazandı. EgeTelgraf Gazetesinde 21 Ekim 2008 günü yayımlanan, geçen yıla damgasını vuran "Kene Ölümlerini" konu alan karikatürü ödüle layık bulundu. İzmir ve Ege bölgesinde yayımlanan birçok gazete ve dergiye çizen Yıldız, Evrensel Gazetesi ve Homur Mizah Dergisinde de çalışmaları yer alıyor.
.
mustafa yıldız
.

Mustafa arkadaşımızı almış olduğu ödül dolaysıyla kutlar, başarılarının devamını dileriz. N.M

Dış Basından

.

Obama 100 dakikada çıldırdı

.
.
So Mad adlı karikatür dergisi, Barack Obama'nın ilk yüz dakikasını 'çıldırmış bir halde' olarak karikatürize etti.
Karikatürde, aşırı stres altındaki Obama, yeniden sigaraya başlamış, sakinleştirici haplar kullanmış ve sinirle başını ellerinin arasına almış bir şekilde görülüyor. Obama'nın önündeki gazetelerde ise 'Taliban tehdidi', 'Otomobilciler meteliksiz' ve 'Borsa dibe vurdu' manşetleri yer alıyor. Amerikan başkanlarının ilk yüz günlük icraatları geleneksel olarak onların başarı ölçütü olarak kullanılıyor.

Dış Basından

.

28 Ocak 2009 Çarşamba

Mollasalihoğlu'nun Çizgisinden

.

Salih Memecan'ın, Kılıçdaroğlu karikatürü güldürdü

.
Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu için "İstanbul'da adres bulamaz" demişti. Memecan aldığı tüyoyla Kılıçdaroğlu'nun çizdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu için "İstanbul'da adres bulamaz" demişti.Sabah'ın usta karikatüristi Salih Memecan, Başbakan'ın verdiği tüyoyu atlamadı. Ve Kılıçdaroğlu ile ilgili bir karikatür çizdi...
.

Gazze için karikatür yarışması

.
.
Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) bir karikatür yarışması düzenleyerek, Gazze’nin ve Gazze direnişinin çizgilere yansıtılması çağrısı yaptı.
TOKAD, uyanışın, dirilişin ve direnişin sembolü haline gelen Gazze’nin karikatür çizgileriyle ifade edilmesini amaçlayan bir karikatür yarışması düzenliyor.İlköğretim, ortaöğretim ve halk kategorilerinde düzenlenen yarışmaya son katılım tarihi 5 Şubat 2009.Dereceye giren karikatürlerle, Gazze’nin gündemde kalması amacına yönelik bir sergi açılması planlanıyor.Dernek tarafından yapılan açıklamada “Gazze, bugün itibariyle sadece bir mekân değildir. Gazze; dünyanın her yerinde İntifada kadar güçlü bir çağrışım yapmaktadır. Gazze artık zulme karşı direnmenin; baskılara rağmen teslim olmamanın ve her türlü zorluğa dayanışma içinde karşılık vermenin, direnmenin ve tekrar tekrar dirilmenin bir sembolüdür. Müslümanlar Gazze’nin örnekliğinden ibret almalıdır. Gazze’ye yönelen destek daha birçok Gazze’nin varlığına işarettir; Gazze artık yok edilemez bir sembol olmuştur.” denildi. Karikatürler, derneğin
Behzat Bulvarı,
Behzat Camii Karşısı,
No:220, Tokat adresine gönderilebileceği gibi yüksek çözünürlükte ve ebatlarda olmak şartı ile
tokad.org@gmail.com
adresine e-postayla da gönderilebilir.

27 Ocak 2009 Salı

2. Uluslararası Zeytin Karikatür Yarışması - 2009 (Girne-Kıbrıs)

.
Mehmet Kahraman-Türkiye
Zhang Bin -Çin
Yuri Manaev-RusyaValeri Curtu -AlmanyaValentin Georgiev-BulgaristanShahram Rezai-İranSerpil Kar-TürkiyeRuhi Bulduk-TürkiyePawel Kuczynski -PolonyaOnur Olguner -Kuzey KıbrısNazmiye Zeber-TürkiyeMyung Lae -Güney KoreMurat Sarı-TürkiyeMurat Gök-TürkiyeMuammer Bilen-TürkiyeMenekşe Çam-TürkiyeKürşat Zaman-TürkiyeHülya Erşahin -TürkiyeGrzegorz Szumowski -PolonyaGeo Gruia -RomanyaElena Ospina -Kolombiyaİbrahim Tuncay -TürkiyeAngel Boligan -Meksika

Andrey Klimov-Rusya

Çetinkaya'nın Çizgisinden

.



Black Cat yarışmasinın PDF Catalogue - Tebriz Cartoons

.

Kataloğu izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız

Mollasalihoğlu'nun Çizgisinden

.

Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Hassan Manasrah'ın Gazze katliamına bakış açısı...

video

TRABZON BASINI

.
Alimi az, cahili çok.
Ahlaklı ve ahlak zabıtası çoğu.
Akili de var ama ukalası bol.
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, horgördüğü filozofa:"Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der.
Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: "Ben çekilirim."
Ah Trabzon Basını Ah…
Akrabalarını kamu kurumuna doldurup, yazılarında etikten bahsedeni mi ararsın,ihale takip edip, milletin içtiği çayı eleştireni mi!
İşadamlarından aldığı reklamlarla milyarları götürüp, işadamının arabasına binenleri eleştirenleri mi!
Futbolcularla dostlukları menajerlik boyutuna ulaşanlar da hesap sorar çoğu zaman!
Paralar neden ödenmiyor diye yönetimi de sıkıştırırlar.
Kimisi de yöneticinin değirmenini döndürür. Kendi adamını getirmek için yıkmaya uğraşır.
Kendi arkadaşını getirmek için sayısız hocanın kovdurulduğu bir ortamda gazetecilere dağıtılan formaların tartışıldığı da olur Trabzon basınında.
Kendisi, yanındakiler dünyanın öbür ucuna ‘gezmeye’ giderken ses çıkarmayanlar, işlerine geldiğinde etik tartışması başlatıyor.
Ah Trabzon Basını Ah…
Kendisi yabancı ülkelerde turistik gezilere giderken sorun yok, muhabir Ankara’ya haber yapmaya gidince ahlak zabıtası kesileni çok!
5 yıldızlı otelde 1 gün kalıp günlerce övgüler dizerken gazetecilik yapar, muhabir biriyle öğle yemeği yese ahlaksız sanır!
Kendi adamı en büyük hatayı yapsa gözlerini kapayanlar, başkalarının gözündeki çapak için dünyayı ayağa kaldırır.
Yakınlık duyduğu parti habere götürünce ‘olur böyle şeyler’, düşman bellediği parti götürünce tu-kaka.
Gazeteciliğin etik ilkesinden bahsedenlerin hangisinin, hangi yazısı objektif…
Yahu ayrıldığında, hırsız-ahlaksız diye bir başka gazetede yazdığı adamın gazetesine dönen bile var!
Ah Trabzon Basını Ah…
İdeolojik bakanı da vardır, duygusal bakanı da…
‘Tamamen duygusal’ bakanı da çoktur…
Biz tehdit edenleri de biliriz ama Allah’tan bunlar azınlıktadır.
Milliyetçidir çoğu ama vatan sevgisinin ne olduğunu bilmeyen de çıkar.
Konuşmayı bilmez en iyi yorumcu ayağını yapar, okumayı bilmez yazmaya kalkar.
Okudukları, yazdıklarından azdır tamamına yakınının.
Dolayısıyla bildikleri de anlattıklarından azdır.
Ahlaklısı ahlaksızı kadar ne cesurdur, ne de şanslı: Biri kaplumbağadır bir tavşan.
Ah Trabzon Basını Ah…
Oysa ki ne cevherler vardır Trabzon basınında.
Çoğunluktadırlar da.
Ama azınlığın sesi ve gücü karşısında ezilmektedirler.
Ne büyük gazeteciler çıkmış, ülke kültürüne hizmet etmiştir.
Ne değerler yetiştirmiştir; birçoğu hala hayatta.
Ah Trabzon Basını Ah…
Kendisini kurtaramaz da Trabzon’u kurtarma peşinde.
Etikten bahsedenlerin eteklerindeki taşlara mı bakması gerek ne!
Vaktiyle Napolyon savaşta İspanya`yı yenmiş.
İspanya kralı;Siz ancak para ve mal için savaşırsınız, biz ise namusumuz ve şerefimiz için savaşırız demiş...Bunun üzerine Napolyon;Evet insanin neyi eksikse onun için savaşır...
.
Muharrem Mermertaş

KARİKATÜR SERGİSİNE DAVET

.
.
Saat Kulesi Karikatürcüler Grubu ve Toplum Gönüllüleri Vakfı ”Kitap ve Kütüphane” konulu karikatür sergisi düzenleyecektir.
Yıl boyunca değişik kentlerde açılacak sergi, İl Halk Kütüphanelerinde gerçekleştirilecek.
Bu konuda en fazla 2 adet karikatürünüzü
Saat.kulesi35@hotmail.com adresine 15 Şubat’a kadar göndermeniz gerekmektedir. Herkese kolay gelsin.

.
Mustafa Yıldız
mistikyildiz@hotmail.com

25 Ocak 2009 Pazar

NASREDDİN HOCA, TİMUR'U HİÇ GÖRMEMİŞ!

.
.
Nasreddin Hoca ile Timur fıkralarına konu olan olayların, gerçekte Nasreddin Hoca ile İlhanlı (Moğol) valileri arasında geçtiğini bilmeden, yıllardır Nasreddin Hoca ile Timur fıkraları anlatılır, bunlar, özellikle bir takım gerçek olaylara da uydurulup, bir amaç için yola çıkanları, arkalarından birer ikişer terk eden korkak ve ikiyüzlüleri örneklemek amacıyla kullanılır. Halbuki, tarih, daha doğru bir isimlendirme ile TARİH BİLİMİ, Nasreddin Hoca ile Orta Asya Hükümdarı Timur'un (Timurleng) çağdaş bile olmadıklarını, farklı zamanlara ait iki apayrı kişilik olduklarını kanıtlamaktadır.

Araştırmacılığın ve yazılı kaynakların önemi, böyle olaylar vesilesiyle ortaya çıkıyor. Yazılı kaynakların, sadece akademisyenlerin tekelinde olduğunu zannedenler, bu durumu kolay kolay algılayamayacaktır. Oysa araştırmacılar, o yazılı kaynakları, mantık süzgecinden geçirip bize sunmuşlar. Bakmasını ve görmesini bilerek, yanımızda, yöremizdeki kitapları şöyle bir açıp baksak, anlayacağız.

Belki bugün bulunması biraz zor ama Araştırmacı Mehmet Önder'in yazdığı Nasreddin Hoca kitabı, buna güzel bir örnek... Mehmet Önder, Eski Konya Müzesi Müdürü... 1957'de, bu görevindeyken, Akşehir'deki Nasreddin Hoca Türbesi için hazırladığı proje, Akşehir Belediyesi tarafından yaptırılmış. Muhtemelen, Nasreddin Hoca Türbesi'nin bugünkü şeklini ona borçluyuz. Mehmet Önder, Nasreddin Hoca ile ilgili bilgileri tarihî kaynaklardan derlemiş ve en önemlisi de, tarihin "Karşılaştırmalı bir bilim disiplini" olduğunu kanıtlayacak şekilde bu bilgileri başka kaynaklarla karşılaştırmış. Mehmet Önder'in kitabı, 1971 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmış. Ben bu kitabı 1996'da Beyazıt'taki Sahaflar'da bulmuştum.

Kitabın Nasreddin Hoca ve Timur efsanesi ile ilgili bölümlerini tarayarak buraya alıntılıyorum. Kitabın, 1960'lı yılların Türkçe imlâsı ve içeriği ile yazılmış kısımları, aynen bırakılmıştır. Kitaptan alıntılanan ilgili kısım ve taranmış kitap kapağı, ektedir.

Levent Elpen


***

AKŞEHİR'DE BİR MOĞOL ŞEHZADESİ

Nasreddin Hoca'nın Akşehir'e yerleştiği günlerde, siyasî bir üzüntü memleketi baştanbaşa sarmıştı. Sel­çuklu Sultanı İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev, 26 Haziran 1243'de Kösedağı derbendinde, Moğol ordusuyla yaptığı meydan savaşında amansız bir bozguna uğradı. Bayçu kumandasındaki fillerle donatılmış otuz bin kişilik Mo­ğol ordusu, aç kurtlar gibi Anadolu'ya yayıldı, köyler, kasabalar yakıldı, yağma edildi. Sonunda Selçuklular Moğollara vergi vermek ve onların egemenliklerini tanı­mak zorunda kaldılar. Artık bundan sonra Selçuklu Sultanları, beyleri, vezirleri, Moğol Hanlarının ya da onların Anadolu'ya tâyin ettikleri adamlarının emri al­tındaydı. Bu durum, Selçuklu saltanatının sonuna ka­dar sürdü.

İşte bu yıllarda, bir Moğol Şehzadesi de Akşehir'e gelmiş ve burada karargâh kurmuştu. Moğol askerleri­nin halka yaptığı eziyet neyse ama, hele bir filleri vardı ki, günlerdir, başıboş geziyor, çarşıda, pazarda, bağda, bahçede ne bulursa silip süpürüyordu. Halk, bu obur filden yaka silkiyordu. Hiç olmazsa buna bir çare bul­malı, biraz da başka yerlerde otlamalıydı. Toplanıp, aralarından bir heyet seçtiler. Heyetin başkanlığına da Nasreddin Hoca getirilmişti. Hep birlikte, Moğol Şehza­desine baş vuracak, Akşehir halkının konuklarından hoşnut olduğu, yalnız şu başıboş gezen filin, biraz da çevre kasabalara gönderilmesinin iyi olacağı, tatlılıkla arzedilecekti. Heyet toplu halde, Şehzadenin çadırına geldi. Bir korku, bir ürperti vardı içlerinde.. Ya adam öfkelenirse.. O zaman, başın gövdeden ayrılması işten bile değildi. Bu sırada (— İçeri buyurun.) denmişti. Nasreddin ilk adımı attı, huzura girdi. Şöyle geriye doğ­ru bir göz atacak oldu.. Eyvah çadıra kendisinden başka kimse girmemişti. Geriye dönemezdi, kısa bir şaşkınlık geçirdi. Adamakıllı kızmıştı. İçinden: (Ben size gösteri­rim) dedi. Kendini toplıyarak Moğol Şehzadesini selâm­ladı.

—Ne istiyorsunuz?

Bu sert ve korkunç ses Nasreddin'i bir daha titret­ti. Ne istiyecekti. Şu obur filin Akşehir'den def olup git­mesini.. Ama kendisiyle gelen heyetten şimdi kimseler görünmüyordu. Onlardan bunun öcünü almalıydı. Sö­ze başladı:

— Şehrimizi şenlendiren filler için Akşehir'liler adı­na teşekkürlerimi arzederim. Ne var ki zavallı fil yalnız olduğu için inleyip duruyor. Bu da bizi üzüyor. Ferman buyursanız da dişisini gönderseler.

Moğol:

—Pek âlâ, düşünelim..

Dedi. Nasreddin kan ter içinde çadırdan çıkmıştı. Yarı yolda, heyet üyeleri karşıladı:

— Aman çabuk söyle, ne yaptın?

Nasreddin güldü:

— Müjde arkadaşlar, filin dişisi de geliyor.

Nasreddin Hoca'nın Moğol Şehzadesi ile arası iyi gidiyordu. Zekâsı, sohbeti, hoş halleri ile adamı avucunun içine almıştı. Bundan Akşehir de çok faydalanıyor­du, artık ne fil kalmıştı, ne zulmeden askerler. Halk Hoca'ya dua ediyor:

— Sensin başımızdan bu belâyı defeden, sen olma­saydın halimiz nice olurdu.. Diyorlardı.

Hoca ile Moğol Şehzadesi arasında geçen olayların çoğunu dinlemişsinizdir. Bunları burada uzun uzun anlatmıyacağız, sırası gelince bir ikisine dokunup geçece­ğiz. Yalnız şurasını hemen söyliyelim ki halk arasında bu fıkraların tümü Timur'a mal edilmiştir. Bu Timurleng meselesini de bizim Evliya Çelebi ortaya atmıştır. Şöyle ki, Evliya Çelebi, Seyahatnamesinin üçüncü cil­dinde, Hoca'mızın Akşehir'deki Türbesinden söz eder­ken:

(Kendisi Akşehirlidir. Gazi Hüdâvendigâr'a yeti­şip, Yıldırım Han asrında yetişmiştir. Açıkça fazilet sa­hibi olup, hazır cevap keramet sahiplerinden, hâkîm, din ve dünya işlerinde doğru bir ulu kişi idi. Timur ile bulunmuştur. Timur Han, sohbetinden hoşlanıp O'nun hatırı için Akşehir'i affedip, yağma ettirmemiş, yıktırmamıştır. Bütün dillerde işbu bilgin Hoca'nın söz ve şa­kaları darb-ı mesel haline gelmiştir..)

Der, daha sonra Nasreddin Hoca ile Timur arasında geçtiği sanılan şu hikâyeyi anlatır:

HOCAMIZ TİMUR'UN ÇAĞDAŞI DEĞİLDİR

Evliya Çelebiye göre, bir gün, Hoca ile Timurleng, hamama gitmişler. Bir aralık Timur Hoca'ya:

— Hocam ben bir cihan padişahıyım. Satılmaklığım lâzım gelse, bana ne paha biçersin?..

Diye sorar. Hoca:

—Kırk akça..

Der. Timur kızarak:

— Behey Hoca, yalnız belimdeki peştemal kırk ak­ça eder.

Deyince. Hoca cevap verir:

— Ben de yalnız peştemala paha biçmiştim..

Bu cevap, Timur'un çok hoşuna gider.

Ne var ki, bu hikâye, Nasreddin Hoca'nın değil, (Ahmedî) mahlasını taşıyan şâir Taceddin İbrahim İbni Hızır Bey'e aittir.

Lâtifi Tezkeresine göre (S: 82) Sivaslı, Osmanlı Müelliflerine göre (C: 2. S: 73) Amasyalı olan şair Ah­medî, Yıldırım Beyazıd devrinde yetişmiş, Timur'un Anadolu'yu zaptından sonra bir aralık onun musahibi olmuş, sohbet ve nükteleriyle sevgisini kazanmıştır. Ti­mur, Anadolu'yu fethettikten sonra, Yıldırım'ın oğulla­rından Emir Süleyman'ın yanına giden Ahmedî, 1405 yı­lında O'nun adına (İskendernâme) adlı eserini yazmış­tır. Ahmedî ile Timur arasında geçen yukarıdaki peştemal fıkrası ise, Bursalı Lâmiî'nin Letaif'inde aynen yer almaktadır.

Hal böyle iken, Nasreddin Hoca'yı Yıldırım ve Ti­mur devrinde yaşamış gibi göstermek büyük bir yanlış­lığın içine düşmek, demektir. Üstelik Yıldırım Beyazıd devrinde, Nasreddin Hoca'nın çoktan ölmüş ve üzerine Türbesinin de yapılmış olduğu bilinmektedir. Şöyle ki:

Nasreddin Hoca Türbesinde, sandukanın üzerindeki kubbeyi tutan altı tane kalın mermer sütun üzerine, âdet olduğu şekilde ziyaretçiler tarafından yazılan not­lar yazılmıştır. Bunlardan biri, koyu siyah mürekkeple ve sülüsle Arapça bir cümledir. Türkçesi şöyledir: (Yazı baki, ömür fânidir. Kul âsi, Tanrı affedicidir. Bu yazıyı, Yıldırım Beyazıd Hazretlerinin askerlerinden Hakir Mehmet 796 yılında yazdı.)

Bu nota göre, 796 H. (1398 M.) yılında, Yıldırım Beyazıd ordusu buradan geçerken Mehmed adlı bir as­ker, Türbeyi ziyaret etmiş ve zamanın mürekkebiyle bu satırları yazmıştır.

Nasreddin Hoca, o zamanlar sağ olsaydı, bu satır­ların burada yer alabilmesi mümkün olabilir miydi?.

Evliya Çelebi'nin bir hatasıyla Hoca'yı Timur'la çağdaş göstermesi ne yazık ki, son yıllarda mizah yazarı Çaylak Tevfik tarafından (Letaifi Nasreddin Hoca) adı ile yazılan eserde aynen tekrar edilmiş, bu yanlış, bütün batılı yazarlar tarafından da aynen aktarılmıştır.

Biz bu yanlışın bir benzerlikten ileri geldiğine ina­nıyoruz. Sözümüzün başında da açıkladığımız gibi, Nas­reddin Hoca'nın yaşadığı Selçuklular devrinde, Anadolu, üst üste Moğol akınlarına sahne olmuş ve Moğollar, Anadolu'ya şehzade ve kumandanlar göndererek devle­ti idare etmişlerdir. Bayçu Noyan, Keygatu (Keyhato) bunlar arasındadır. Bilhassa, Moğol Hükümdarı Argun'un yerine geçen Şehzade Keygatu, sekiz yıl, Anadolu'da Moğolları temsil etmiş, maiyetiyle birlikte, Aksaray'da Ilgın'da, Akşehir'de, aylarca oturmuştur. 1291 yılında hükümdar olarak Anadolu'dan ayrılan ve 1295'de ölen Keygatu'nun, Akşehir'de Nasreddin Hoca ile tanışmış, sohbet etmiş ve ondan hoşlanmış olması akla gelmez mi? Aralarında geçen sohbetler yüz bu kadar yıl sonra, yine aynı soydan, yine Akşehir'de karargâh kurmuş bir hükümdara mal edilemez mi? Elbette edilir..

MOĞOL ŞEHZADESİ KEYGATU İLE CİLVELEŞMELERİ

Aynı yerde geçen siyasî olayların, birbirine benze­yişleridir ki, Nasreddin Hoca, Timur devrine çıkarılmış, birçok fıkralar ona izafe edilmiştir. Örneğin, şu fıkra Timurleng'e izafe edilmişse de, aslında, Akşehir'de konaklıyan Moğol Şehzadesi Keygatu'ya aittir:

Hoca, nar gibi bir kaz kızartır, tepsiye koyarak hü­kümdara götürmek üzere yola düşer. Yarı yoldayken canı kaynar, dayanamaz, bir budunu ağzına atıverir.

Huzura girer, tepsiyi hükümdarın önüne sürer. Hü­kümdar kazı şöyle bir süzdükten sonra, sorar:

— Hocam, hani bunun bir ayağı?
Hoca, istifini bozmaz:

— Devletlim. Bizim Akşehir'de kazlar hep tek ayak­lıdır.

Biraz durur, yutkunur, sonra pencereden dışarıyı göstererek:

— İnanmazsanız, çeşme başındaki şu kazlara ba­kınız.

Gerçekten, çeşme başında güneşliyen kazlar, tek ayak üzerinde uyuyorlardı. Hükümdar şaştı. Tam bu sı­rada, aksilik ya.. Nöbet davulu (kös) vurulur. Gürültü­den ürken kazlar, o yana bu yana kaçmaya başlarlar. Hükümdar bunu görünce, Hoca'ya :

— Hey Hoca, hani Akşehir'in tek ayaklı kazları.. Baksana, hepsinin ayakları çift.

Hoca, kıs kıs gülerek, davulun tokmağını gösterir:

— Devletli.. O çomağı sen yeseydin, iki değil, dört ayaklı olurdun..

Cevabını verir.



Moğol Şehzadesi, rüyasında, kendisini rahatsız etti diye, adamlarından birini öldürtmüş.. Hoca bunu du­yunca, pılıyı pırtıyı topladığı gibi, yola düşmüş. Akşe­hirliler:

— Aman Hoca.. Etme eyleme.. Bu adamla bir sen başa çıkarsın. Sen gidersen hâlimiz nice olur?

Diye yalvarmağa başlamışlardı. Hoca:

— Güzel ama, bu adamı uyanıkken idare ediyorduk. Fakat, rüyasına girmemek, girince de arzusuna göre ha­reket etmek, elimde değil ki. Ben ne yapabilirim?

HOCA’MIZ SULTAN ALÂEDDİN'LE..

Hoca'yla Moğol Şehzadesi arasındaki cilveleşmeleri anlatmaya kalksak, söz çok uzar.. Şunu bir kere daha söyliyelim ki, Hoca, şeksiz-şüphesiz, Selçuklu devri ada­mıdır, Osmanlı devri değil.. Bunu, el yazması, eski (Letaif-i Nasreddin Hoca) kitaplarıyla da ispatlamak kolaydır. Hatta, bu kitaplarda, Nasreddin Hoca ile Selçuk­lu Sultanı Alâeddin Keykubad arasında geçen bilmedi­ğimiz fıkralar da vardır. Bu kitaplardan birisi, bugün, Paris'teki (Bibliotheque Nationale) dedir. Yazısı ve kâğıdından XVI. Yüzyılda yazıldığını sandığım bu Türkçe eserdeki fıkralardan biri aynen şöyledir:

(Bir gün Sultan Alâeddin, füzelâya ziyafet vermiş ve Hoca'yı da çağırmış. Hoca, kölesi İmad'la beraber da­vete icabet eylemiş. Sultan, Hoca'ya tazim-ü takrim edüb elinde tuttuğu bir elmayı vermiş. Hoca, elmayı alınca filhal ısırıp yemiş. İmad, Hoca'yı tenhaya çeküb demiş: Hoca, küstahlık oldu. Sultan elmayı verince yanında yedin. Hoca: Ya ne yapmak gerek, demiş. İmad: Koynuna koymak gerek, cevabını vermiş. Bade taama oturulmuş. Sultan, Hoca'yı yanına almış. Ortaya kaz gelmiş. Sultan, kazın yağlı bir budunu kopararak Ho­ca'ya vermiş. Hoca, budu alıp koynuna sokmuş. Sultan şaşırmış: Hoca niçin böyle eyledin, demiş. Hoca cevap vermiş: Sultanım, İmad'ın sözüne itimad edenin hali budur..).

Kitapta, bu sultanın kaçıncı Alâeddin Keykubad olduğu yazılı değil.. Bilindiği gibi, birincisi, 1237 yılında zehirlenerek ölmüştür. Hoca, bu yıllarda çok gençtir. Sultan sarayına davet edilecek kadar, daha şöhreti yok­tur. İkinci Alâeddin Keykubad, 1249 yılından sonra, kardeşleri İzzeddin Keykâvus II. ve Kılıçarslan IV. ile bir süre, ortaklaşa tahta oturmuştur. Üçüncü Alâeddin Keykubad ise, Hoca'nın mezartaşındaki bilinen ölüm ta­rihinden çok sonra, ancak 1296 yılında tahta oturduğuna göre, Hoca'mızla görüşenin Sultan İkinci Alâeddin olması, daha akla yakındır. Olay doğruysa, bu yıllarda Hocamız, Saray'a davet olunacak kadar şöhret sahibi­dir..

Son yıllarda, Nasreddin Hoca'nın kişiliği üzerine yapılan araştırmalarda, aslı Paris'te (Bibliotheque Nationale) da bulunan yazma, anonim bir (Selçuknâme) kaynak gösterilerek, O'nun Çobanoğullarmdan Hüsameddin Çobanoğlu, Alp Yürük'ün torunu, Muzaffereddin Yavlak Arslan'ın oğlu Nasreddin Mahmud olduğu, bu adamın Kastamonu'da beylik ettikten sonra, Selçuk­luların hizmetine girdiği, 1283—1291 yılları arasında, Konya'da bulunduğu, bir aralık saltanat naipliği yaptığı, zamanında, Moğol Hanı Keygatu'nun Anadolu'da yapmak istediği kötülüklere mâni olduğu, Konya ve Ak­şehir halkının Onun sayesinde rahat yaşadığı, bu zatın hoşsohbet bir kişi olması ile, bunun Nasreddin Hoca'dan başkası olmıyacağı ileri sürülmüştür (1).—

Cesurca ortaya atılan bu iddia üzerine uzun tartış­malar olmuştur. Selçuklu sarayında müstevfî (Maliye Nâzırı) gibi önemli bir görevi olduğu bilinen ve 1300 yılından sonra Kastamonu'da öldürülen bu devlet adamı ile, fıkraları içinde başındanberi hayat hikâyesini izlediğimiz şu bizim köy çocuğu, halk adamı, fakir Nasred­din Hoca'yı nasıl bağdaştırabiliriz, bilmem? Onu, saray kurallarını bilmeyen hoşsohbet bir halk adamı olarak, kölesi ile birlikte Sultan Alâeddin'in davetlileri arasında görebiliriz ama, bir bey, bir maliye nâzırı, bir saray ada­mı olarak tanımağa ve görmeğe bilmem hakkımız var mıdır? O, Nasreddin Hoca üzerine bir eser yazan E. Sausset'nin dediği gibi: (Sırasında kadı, sırasında mü­derrislik etmiş, fakir bir köy imamıdır.) Ne saraylarda oturmuş, ne de bir devletin hazinelerini idare etmiştir. O, acıkan, dert çeken, uman, isteyen, efkârlanan, sonun­da efkârını bir nüktede boğan halktır, halk adamıdır, su katılmamış Anadoluludur. O kadar halktır ki, birgün beylik boğasını, döl almak için hükümet çiftliğine satın alırlar. Fakat azgın boğa, devlet çiftliğine girdikten son­ra, önüne sürülen ineklere aldırış etmemekte, şöyle bir bakıp başını çevirmektedir. Hoca'ya söylerler:

— Senin yedi köye yeten boğan yok mu, hüküme­te girdikten sonra, ineklere yüz vermez oldu.

Hoca güler:

— Elbette öyle olacak.. Devlet memuru oldu, «bu­gün git, yarın gel!.» diyor..

Hoca'yı, Saraylarda, devlet kapısında değil, halkın içinde aramak gerek..

1) İsmail Hami Danişmend, 23 Kasım 1940 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.

YAZMA KİTAPLARDA NASREDDİN HOCA

Yine bir yazma eserin sayfaları arasında sıkışıp ka­lan şu hikâye de güzeldir:

Hoca'nın medrese arkadaşlarından biri Selçuklu Sarayı'na vezir olur. Bir gün Hoca'yı hatırlar, adamlarını çağırır. Hoca'yı Konya'ya dâvet eder. Adamlar emri alır almaz dört nala Akşehir'e gider, apar-topar Hoca'yı alır, vezirin sarayına getirirler. Vezir, Hoca'ya:

—Gördün ya, vezir olur olmaz seni hatırladım.
Deyince, önceden tepesi almış olan Hoca:

—Allahaşkı için bundan sonra, kazara bir başka şey daha olursan, bir iyilik et te beni hatırlama!.

Der ve utandırır.

Burada bir konuya dokunmadan geçemiyeceğiz: Ölümünden sonra kazandığı dev şöhret, Nasreddin Ho­ca'yı kısa zamanda ülkeler aşırı, bir güldürü ustası ola­rak tanıtır. Hikâyeleri, Doğu'dan Batı'ya yayılır. Çeşitli dillerde anlatılır. Bu, Onu başkalarıyla karıştırır. Hoca'­nın olmıyan, birçok hikâyeler, Hoca'ya mal edilir. Bu durum içinde Hoca bazı kez aptal, bazı kez meczup gö­rünür. Birçok yerlerde ham sofu, birçok zamanlarda Bek­taşî olur. Başkalarının bilinen, Nasreddin Hoca'dan ön­ce de kitaplara geçen hikâyeleri de Hoca'nın malı ola­rak, ortaya çıkar. Örneğin, Hoca'dan çok önceki devir­lerde yaşadığı bilinen, Arapların tanınmış bir güldürü kahramanı Cuha vardır. Onun hikâyeleri çoğu zaman Nasreddin Hoca'ya mal edilmiştir: (Edilsin, bundan ne çıkar?) diyip geçerseniz, Hoca'nın kişiliğini yitirir, onu her kılıkta görünen bukalemun tipli bir adam yaparsı­nız. Hikâyelerine bağlanmıyan bir Nasreddin Hoca, ger­çek Nasreddin Hoca değildir.

Cuha'nın tanınmış bir hikâyesi vardır. Bu hikâye, Mevlâna'nın Mesnevî'sinde de Cuha'ya mal edilerek ge­çer. Şöyle ki:

Bir gün Cuha, iki okka et alır, evine gönderir. Ka­rısı çok oburdur, eti güzelce haşlar, oturur yer. Çuha ak­şam eve dönünce, karısına: (— Et nerede?) diye sorar. Karısı:

(— Ah sorma, kocacığım, eti bizim kedi kaptı..) de­yince, Cuha hemen kediyi yakalar, kantara çeker. Tam iki okka.. O zaman karısına: (— Behey hatun, kedi buysa et nerede, et buysa o halde kedi nerede?) diye çıkışır.

Şimdi, birçok yerlerde ve kitaplarda bu hikâye'yi Nasreddin Hoca'ya mal ederler.

Nasreddin Hoca'nın en doğru hikâyeleri, şüphesiz en eski tarihli, yazma Nasreddin Hoca kitaplarında ge­çen hikâyelerdir. Bunlardan biri, bugün (Letaif-i Nas­reddin Hoca) adıyla Paris'te (Bibliotheque Nationale) dadır. Tarihsiz, fakat XVI. Yüzyılın başlarında yazıldı­ğını sandığımız bu Türkçe eserin başında, eserin beş bölümde toplandığı, birinci bölümde kendisiyle ilgili hikâ­yelerin, ikinci bölümünde kendisiyle kadınlar arasında geçen olayların bulunduğu, üçüncü bölümün oğlu ve kızına, dördüncü bölümün kendisi ile eşeğine, beşinci bölümünse, kölesi İmad'la aralarında geçen olaylara ait olduğu kayıtlıdır. Gördüğümüz öteki yazma (Letaif-i Nasreddin Hoca) lar da aşağı-yukarı bu bölümlere ay­rılmakta, hikâyeler bu bölüm başlıklarıyla sıralanmak­tadır. Ancak en eski yazma nüshalarda Hoca'ya ait 40-50 hikâye bulunduğu halde, daha sonraki yüzyıllarda yazılanlar, 150-200 hikâyeyi içine almaktadır. Bununla an­laşılmaktadır ki, sonradan birçok hikâyeler Nasreddin Hoca'ya mal edilmiş, ya da sözlü olarak dilden dile do­laşan fıkralar, bu derlemelere yazılı olarak girmiştir.

Temel Mizah Sayfası-9

.

Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız.

Kemençe Mizah Sayfası-134

.
Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız.

Gazze ateşler içinde

.
......................................Birinci olan Gonzalo Rodriguez 'ın eseri
.
www.syriacartoon.com tarafından düzenlenen Gazze Ateşler İçinde konulu karikatür yarışmasının sonuçları belli oldu.
66 ülkeden 313 sanatçının 1020 karikatürle katıldığı yarışma sonuçları şöyle,
Birinci: Gonzalo Rodriguez / Argentina
İkinci: BA.BILIG/ China
Üçüncü: Nader Genie / Sudan
Özel ödül kazanan sanatçılar,
Hule Hanusic / Austria,
Jose Rubio Malagon / Spain,
Kessusanto Liusvia / Indonesia,
Matteo Bertelli / Italy,
RAMIRO / Colombia,
Soheil Mohammadi / Iran,
ARES / Cuba
.
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ

Mollasalihoğlu'nun Çizgisinden

.Net izlemek için RESMİN üzerini tıklayınız.

Harun Yavruoğlu-Yorum

.
.
MUSTAFA CUMUR DİYOR Kİ
.
Ahmet Yoloğlu’nun konuğu Milletvekilimiz Mustafa Cumur’u dinledim gözlerim şeş beş.Yaklaşık üç saat süren söyleşide;“Vicdanı varsa” veya “vicdanı var mı?” şeklinde ifadeler kullandı biz şikayetçi hemşehrileri için.

Sık sık Genel Başkanının ağzından düşürmediği “Ham olsun” ifadelerini Genel Başkanından daha da sık kullanırken, CHP Trabzon Belediye Başkanı Volkan beyin çeşmelerden Kur’an yazılarını kaldırdığını ve bu nedenle CHP’yi dine karşıymış gibi değerlendirdiğini,Onlarca defa işine gelmeyen konular için; “Anlamadım... Anlamadım... Anlamadım...” Derken,Fındığa iktidarın çok iyi para verdiğini, fındık fiyatından da yakınanlar için ise Mustafa Cumur yine “vicdansız” ifadelerini kullanmıştır.

Dokunulmazlıklar konusunda sorulan soruyu ıskalamış,Trabzon belediye başkanını Canalioğlu’nun hizmetlerinin tümüne ise yine beş beşe; “Anlamadım” şeklinde ifadelerle geçiştirmiştir.

Vekilimiz Mustafa Cumur, hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığını söylerken, bir kişiyi istisna tutmuş, o da tahmin edeceğiniz gibi sevgili Genel Başkanları ve TC Başbakanı Tayyip Erdoğan’dı. Oysa söylemesi yürek istese de, demokrasilerde başbakanlarda olsa henüz vazgeçilmez olan hiç kimseyi analar doğurmamıştır.

Mustafa Cumur, ayrıca Akçaabat belediye başkanını Şefik beyin yorulduğunu, Orta mahalleyi ihmal ettiğini vurgulamıştır. Ama Hükümet olarak Akçaabat evleri ile ilgili kaç liralık bir harcama yaptıklarından hiç bahsetmemiştir.

Vekilimiz Cumur, ayrıca Anadolu’da küçük bir il de üç beş bulvar olduğunu, oysa Trabzon için Volkan beyin hiçbir şey yapmadığını belirtirken, Mustafa Cumur; daha önceleri oturmakta olduğu Erdoğdu’ mahallesine duble yollar yapılacağının müjdesini vermeyi ihmal etmemiştir.

Mustafa Cumur ayrıca haklı olarak siyasette “ağabey” ifadelerini... Sarılıp öpmelerli... şık bulmadığını, oysa Trabzon Belediye Başkanı bu tavır ve ifadeleri kullandığını belirttiğinde, Yoloğlunun; “siz de sarılıyorsunuz” demesi üzerine; “Hayır ben o kadar sarılmıyorum...” demiştir.

Bu konuda Mustafa Cumur son derece haklıdır. Evet, devlet ve kamu hizmetlerinde görev yapan kimseler bizim ağabeyimiz, amcamız, halamız falan olmakla değil, işgal ettiği makamla yanımızda olmalıdırlar.

Ve bizlerde bu mevkilere talip olanların ağabeyleri olmak istemiyoruz.
Kamu hizmetlerinde bu yaklaşım ve ifadeler basit kafalamaya matuf arabeskliklerdir.

Mustafa Cumhur ayrıca boyunun 1.87, kilosunun 96 olduğunu vurgulayarak boyu boyuna uygun olmayanları yani kendisinden kısa ve kilosu az olanların onun muadili olmayacağı imasında bulunmasına fazlasıyla üzüldüm. Sayın vekil güreşçi veya boksör olsa idi onun kesinlikle ağırsiklet olduğunu kabul ederdim, ama ağzından çıkan sözler oldukça tüy sıklet gibiydi.

İşte halk budur, sıradan bir insanı milletvekili yapar, sonra da o vekil, beğenmediği o halkı önce vicdansızlığa laik görür, sonra da görünüşüyle hafife alır.

Lakin şunu da hatırlatalım ki, “yorgun” dediği üç dönem çok başarılı olmuş Akçaabat ilçemizin belediye başkanı Şefik Türkmen, Vekilimiz Mustafa Cumur’un Partisi AKP’nin Akçaabat belediye başkan adayı olarak gösterilmiş, böylece sayın vekil kendi partisi tarafından ters köşeye yatırılmıştır.İşte ağırlık kiloyla olmuyor sayın vekilim.
Boyumuz boyunuza, huyumuz huyunuza uymasa da, yine de zevkle izledik bir şeyler öğreniriz diye...